arda-inal01İçeri önce ben girdim. Daha beni görür görmez yüzü ışıdı, gözleri umudun yakamozuyla parıldadı. Kırışıklarla dolu yüzünde şimdi ilkyazın emareleri vardı. Birazdan olacakları düşününce ben bile heyecandan gülümsemeye başladım. Nabzımı kulaklarımın kasılmasından hissedebiliyordum. Derken… Hanım kız girdi ardımdan içeri, yangın kızılı saçları ve pamuk teninden yükselen rayihalarıyla. Kimselere bakmadan, koştu dedesinin artık güçlükle kalkan kollarına. Uzun, upuzun bir sarılmadan sonra heybemsi eskitme çantasından, üzerinde bir sandalyeye yayılmış ehlikeyif bir kurbağa resmi bulunan konservemsi bir kutu çıkardı. Kutuyu görür görmez yüzündeki ilkyaz filizleri çiçek açıvermiş, ruhuna yaz gelivermişti ihtiyarın. Sanki öyle gençleşmişti ki adam, birazdan ayağa fırlayıp dizlerini yere vurarak zeybek oynayıverecek gibiydi. O âna herkesin tanıklık edebilmesini dilerdim. Dünya gözüyle bir mucize gördüm ya, artık ölsem de gam yemem…

*

İhtiyar günlerdir terör estiriyordu. Sinirden mi, kireçlenmeden mi bilinmez titreyen ellerini yavaşça kaldırıp kâh o kumandanın, kâh bu yastığın kendisine getirilmesini işaret ediyor, sürekli emirler yağdırıyordu. Sesi çoğunlukla öksürüklerin arasında kaybolup gidiyordu. Zaman zaman öksürüklerinin şiddeti artıyor, kusmasına yol açıyordu. Lacivert ipek robdöşambrının önüne artık önlük asmak ve sık sık önlüğü değiştirmek zorunda kalıyorduk. İhtiyar hastalandıkça saldırganlaşıyor ve sanki saldırganlaştıkça daha da hastalığı büyüyordu. Zaman zaman tahammülümüz kalmıyor ve tepemizin tası atıyordu atmasına ama ne kadar acı çekiyor olabileceğini düşündükçe sebat edip istediği her şeyi güleç bir yüzle yerine getirmeye çalışıyorduk.

İhtiyara baktıkça şu gerçek geliyordu gözlerimizin önüne; ölüm, yarın hatta bugün bile kapınızı çalabilecek kadar pervasız ve patavatsız bir davetsiz misafirdi.

Aslında onu neyin sinirlendirdiğini biliyordum. Günlerdir torunundan beklediği güzel haberin gelmemesiydi onu bu hallere düşüren, daha da kötüsü o haber gelmeden ölecek olma ihtimalinin yarattığı kaçınılmaz telaş ve panik haliydi. Korkuyordu ihtiyar. Ölümden de korkuyordu ama onu asıl korkutan ölüm değil, ölümü hep gözünde canlandırdığı o sahneyi yaşayamadan misafir edecek olmasıydı. Gözlerini kapıdan ve telefondan alamıyor, uyuduğu zamanlarda ise nöbeti bize devrediyordu. Uyandığında ise ilaçlarından bile önce bir haber olup olmadığını soruyordu.

Hizmetkârlarının içerisinde en çok beni severdi. Herhalde üç torununun üçünün de kız olmasından ve tek torununu bebekken zatürreden yitirmiş olmasıydı beni ona bu kadar yakınlaştıran. Yaşım itibariyle onun torunu olabilecek tek kişi bendim tüm konakta. Bu durumun hem farkındaydım hem de tüm ayrıcalıklarından faydalanmaya çalışıyordum. Mesela, evde onunla sohbet etme ayrıcalığına sahip tek kişi bendim. Diğerlerine içini açmaz, sorularına cevap dahi vermeyip onları kovalardı. Beni ise sıklıkla yanına çağırtır, azıcık havadan sudan konuştuktan sonra başlardı düşündüklerini anlatmaya. Bu durumun bir diğer sonucu ise beni kâtibi olarak kullanması oluyordu. Çok önemli dostları vardı onun; siyaset, iş ve bilhassa sanat camialarından mühim simalara mektuplar yazdırır, onlardan gelen mektuplara cevap verdirirdi. Yazımı da pek bir beğenir, övgüler düzerdi: “Kaligraf mısın be mübarek!”… “Sen ne biçim solaksın yahu! İnci gibi yazıyorsun her şeyi, hem de kelimesi kelimesine, sen bilim adamı olmalıymışsın çocuk!” Altın kaplama dolmakalemini bir çırpıda bana hediye edivermişti bir keresinde.

Asıl işimi ise duysanız inanmazsınız! Ben, bir zamanlar onun özel şoförüydüm. Şoförü olarak işe alınmış, zamanla ise hem şoförü hem kâhyası olmuştum. “Seni özel kalemim yapacağım! Hepsinin canı cehenneme!” deyip duruyor ve beni umutlandırıyordu. Sağlığı biraz daha elverseydi yapardı da…

Bu konağa ilk girdiğimde, o da böyle değildi elbette. O zamanlar yönettiği bir şirketi, gitmesi gereken randevuları vardı ama çok, çok uzun zamandan beri çalışıyor olmak onu asla yormuyordu. Adeta kurulmuş bir saat gibiydi ihtiyar, her gün aynı saatte kalkar ve bahçesinde yürüyüşünü yapar, ardından ballı kaymaklı bir kahvaltıyla hazırlanır ve erkenden yola koyulurdu. Yolda ise trafik onu asla sinirlendirmezdi. Çünkü onun her sabah yaptığı başka bir ritüel, ve en sevdiği şey pipo içmekti.

İnanılmaz büyük bir pipo içicisiydi. Belki elli yıldır asla vazgeçmediği şeylerden biriydi “pipo sanatı” onun için. Özel bir mahzende muhafaza ettirdiği tütünlerinin neminden ve yıllandırılmasından tutun da sayısı iki yüzü geçkin olan pipolarının rutin bakımına kadar her şeyiyle bizzat uğraşır, hiç erinmezdi. Bugün bir afet olsa, belki on yıl yetecek kadar tütünü ve pipo malzemesi vardı. Pipo içmek için konakta ayrıca dekore edilmiş bir pipo odası bile vardı. Her ay, tütünlerini kontrol eder, yurtdışına çıktıkça eksiklerini giderirdi. Pipo ve tütünlerini de bizzat kendisi alır, hiç kimseye sipariş vermez ya da aldırmazdı. Onun için önemli olanın, pipo ve tütün almak için büyük mağazalara gidip oradaki üstatlarla sohbet etmek ve o ortamı solumak olduğunu ve bu hobisinin kendisini hayata torunlarından sonra en çok bağlayan şey olduğunu söyler dururdu.

*

Hemen ‘tahtırevanına’ oturtulmak istedi. Oturur oturmaz son hızla ilerletti akülü tekerlekli koltuğunu. Öyle çabuk gitmişti ki nereye gittiğini dahi soramadık. Aynı hızla da geri gelmişti. Elinde, meşhur pipo çantası vardı. Sehpasını istedi, hemen bakıcı ablalardan biri fırladı yerinden. Bir başkası perde pencere ne varsa açıyor, bir diğeri ise dilim limonlu sodasını hazırlamak üzere mutfağa koşturuyordu. Eve günler, geceler sonra şavk girmişti. Giren, ne güneşin şavkıydı, ne de çivit mavisi gökyüzünün; içeri dolan tek şey ihtiyarın şuncacık bir kutuyla avunup hayata yeniden tutunuşu ile yüreğinden taşan duygu selinin parıltısıydı…

Artık hepimiz olup bitenin farkındaydık. Şimdi vakit, Beyefendi’nin pipo vaktiydi.        

*

Bir gün, işyerinde geçirdiği çok yoğun öksürük nöbeti onu malulen emekli edivermişti. Toplantının ortasında krize girmiş, helikopterle hastaneye yetiştirilmiş ve günlerce hastanede kalmıştı. Sonrasında ise çöküş bir anda gerçekleşivermiş, ihtiyarı yatağına ve akülü tekerlekli koltuğuna hapsetmişti. Yaşına bakılsa her şey normaldi, 84 yaşında bir adamın bu hale düşmesi şaşılacak şey değildi, ama onun önceki halini bilenler birden çökmesini kabullenemiyordu.

Günlerce yanında kalan evlatları ve biri hariç tüm torunları da dâhil olmak üzere hiçbir şey ve hiç kimse onu teselli edememişti. O tek torunu Amerika’daydı, okulunu bitirmeye uğraşıyordu. Ona kalsa çoktan ilk uçağa atlayıp gelirdi gelmesine de, dedesi ona okulunu bitirmeden gelmemesini buyurmuştu.

Durumunu başlarda kabullenememiş, günler ve geceler boyu öfke ve elem içinde bitkin düşene kadar gözyaşı dökmüştü ihtiyar. Evde kim var kim yoksa, biz hizmetkârları dışında herkesi kovmuştu. Acısını yalnız başına kucaklamak istemişti belki de, kim bilir… Sonunda bir gün, yatağından bizleri çağırdığında anladık ki, her nasılsa durumu idrak edebilmişti: ölüyordu. Hepimizle ayrı ayrı konuşup, hal hatır sormuştu. Kendince sohbet etmişti işte. Sıra bana gelince konuşamamış, gözlerinden yaşlar boşanıvermişti. Titrek kollarını usulca iki yana açmaya çalışmıştı. Tam başaramayıp vazgeçecekti ki kollarının altına omuzlarımla destek olup ben de ona sarılmıştım. Bir süre öylece ağladıktan sonra arkaya yaslanıp derince soluklandı. “Seni de özel kalem yapacaktık, olmadı değil mi? Kusura bakma çocuk…”

Bizi, çağırdığı gibi alelacele değil de usul usul göndermişti o gün yanından. Göndermeden önce ise, hepimizi sıkı sıkıya tembihlemiş, henüz ziyaretine gelememiş olan torunundan haber beklediğini ve en ufak bir haber dahi gelirse derhal iletmemizi istemişti. Sessiz sedasız birkaç günden sonra ise, anlatmış olduğum üzere asileşmişti.

*

Hadi çocuk! Git, odadan bir pipo kap gel. Karşılıklı son bir kez tüttürelim.”

                Son bir kez? Neden son oluyordu ki? İlk aklıma gelen, nedense bana bir daha içirmeyeceği fikri olmamıştı. İçime oturmuştu duyduğum cümlenin ağırlığı. “Benim pipom var Ömer Bey. Hemen getireyim!”

                “Hayır çocuk! Sağır mı oldun sen? Git dedim, oradan bir pipo beğen ama çabuk ol. Beklemem, ben başlarım valla… hi…” Sözleri kısık öksürüklerle bölünmüştü. Bu halde nasıl pipo içecekti?

Yatağa ve tekerlekli koltuğa ilk düştüğü günlerde yalnızca bir kez tütün mahzeniyle pipo odasına inmiş, sonrasında ise ne pipo içmiş ne de mabetlerine geri dönmüştü.

Ta ki, bugüne kadar…

Bu sabah, yamaklardan biri uyandırdı beni ranzamda. Derhal havalimanına gidip ihtiyarın torununu alarak buraya getirmem söylenince, sevinçle ve hışımla fırladım yataktan. Bu sevinç, çok yönlü ve çok taraflı bir sevinçti benim için. Hem ihtiyarı sonunda mutlu edebilecektim, hem de o yangın kızılı saçlı torununu tekrar görebilecektim. Epeydir gizliden gizliye hayranlık duyduğum, bir kere dahi görmek uğruna kendi kendimi yediğim, çözülmeyi bekleyen bir gizemdi o benim. Yine tam vaktinde ortaya çıkıvermiş, hem dedesine hem bana sökün eden karanlığa ışık olmuştu işte.

Havalimanına nasıl ve ne zaman ulaştığımı hatırlamıyorum. Beni kendime getiren an, elinde küçük bir bavulla bana doğru telaşeyle yürüdüğü andan başkası değildi. Kızcağız kaygıyla dedesini soruyor, bense aval aval gizemimin suretine bakıyordum. Karanlıkta, mum ışığında titreyen pipo dumanı gibi yoğun ve kıvrak bedeni değildi aklımı çelen, bir bulut kümesinden yontulmuş kadar beyaz ve pürüzsüz cildi ve renk cümbüşü gözleriydi. Biraz daha bakarsam işimden olacağımı hissederek kızın sorularını yanıtladım, elinden bavulunu alırken. Gözlerini düşürdü, uzaklara daldı.

*

İkimizin piposunu da o doldurdu. Elleri bu kez salt heyecandan titriyordu. Bıraktığı kumara yeniden başlarken yeşil çuhanın üzerinde önüne fırlatılan kâğıtları merakla bekleyen bir kumarbazın heyecanı vardı yüzünde ihtiyarın. Sadece onu seyre daldım. Beni gülümsetmişti. Bir an için de olsa, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaya karar vermek… Sanırım bu hissiyatı hiç bilmiyordum. Hep yarına ve geleceğe dair kaygıların yükü altında ruhumu eziyor, her an herhangi bir sebepten ölebilecek olduğumuz gerçeğini bir kenara bırakıyordum. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyordum, nihayetinde hiç yaşamamış gibi öleceğimi unutarak. İhtiyar, giderayak son bir ders daha vermişti son derece kısıtlı olan yaşantısının satır aralarında.

                Piposunda hazır bekleyen tütünü ateşle ilk buluşturduğunda öyle mutluydu ki, dudaklarının arasından usul usul bıraktığı dumanı sanki ruhuyla geri içiyordu. Pipoyu yakmıyor, yaşıyordu. Derken ikinci ve üçüncü yakma merasiminden sonra ağır ağır içmeye koyuldu. Kısa zamanda ritmini yakalamıştı. Ne öksürüğünden eser kalmıştı, ne halsizliğinden. O ânın fotoğrafı çekilse, “beş yıl daha yaşar” derdi görenler. Bir yandan içerken bir yandan bana mükemmel içiminin inceliklerinden bahsediyordu. İki saat kadar hiç durmadan, muazzam bir sohbet eşliğinde içtik. Pipoları temizleme işini bana bırakmıştı. Hiç yapmazdı hâlbuki hepsini kendi temizlerdi sevgililerinin. Sebebini ise birazdan anlayacaktım. Onu yatağına yatırırken, kulağıma fısıldadığı şey içimi kavurmuştu.

                “Vasiyetime, tüm pipolarımı ve tütünlerimi sana bıraktığımı yazdım. Onlara iyi bak, onları satma olur mu çocuk… Zorda kalsan da satma. Onlar… Sana emanet.”

*

                O günün ertesi, hepimizi kedere ve eleme boğan bir sabaha uyandı ev ahalisi. Piposundan aşkla çektiği son nefes ile yattığı uykusundan uyanamamıştı ihtiyar. Sessizce, tüttürmeye bayıldığı tütünün kutusundaki ehlikeyif kurbağanın dünyasına göçüp gitmişti. Kutunun üzerine işlenen tablonun bir rengi, tütünün yıllandırıldığı meşe fıçının bir parçasıydı artık.

Konağa ve ciğerlerime, boz bulanık bir hüznün dumanı dolmuştu.

A.İ.

Ankara, 2015

Arda İnal
Arda İnal
9 Mart 1987'de, Muğla'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Muğla'da tamamladı. 2003 yılında ilk “edebi” eserlerini yazmaya başlayan, çeşitli hukukî ve edebî eserlerle yazın yaşamına devam eden Arda İnal’ın“Yitik Aşk’a Şiirler” isimli ilk şiir kitabı 2009 yılında Savaş Yayınları’ndan yayımlanmıştır. Daha sonraki yıllarda “Aşkın Beş Mevsimi” isimli ikinci şiir kitabıyla “Morto’nun Mezarlığı” isimli ilk öykü kitabını tamamlayan yazarın eserleri memleketi Muğla’daki yerel gazetelerde ve Ayna İnsan, Deliler Teknesi, Lacivert, Semaver, Ekin Sanat, Gerçemek gibi çeşitli dergilerde yayımlanmıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan ve bir süre serbest avukatlık yaptıktan sonra iki yıl Yükseköğretim Kurulu Başkanlığı’nda hukuk uzmanı olarak görev yapan genç yazar, hâlen Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı’nda uzman yardımcısı olarak çalışmakta olup, Ankara’da ikamet etmektedir. Yapıtları: Köşke Giden Puslu Yol, 2007, Ankara (Makale) Yitik Aşk'a Şiirler, Savaş Yay. 2009, Ankara (Şiir) Morto’nun Mezarlığı, Kanguru Yay. 2014, Ankara (Öykü)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.